İnsanlık tarihi boyunca güç, servet ve makam sahibi olan birçok topluluk ve hükümdar, sahip oldukları kudretin kendilerini ebedî kılacağını zannetmiş; ancak ilâhî hakikat karşısında acziyetlerini anlamaktan kurtulamamışlardır. Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen geçmiş kavimlerin kıssaları, insanlığa yalnızca kronolojik bir tarih bilgisi vermek için değil; bilakis ibret alınması, adaletin ikame edilmesi ve kibirden sakınılması amacıyla vahyedilmiştir.
1. Kıssadan Hisse: Geçici Saltanatın Acziyeti
İslamî literatürde ve bazı zühd kitaplarında, ahlaki öğüt (irşad) amacıyla nakledilen ibretli bir rivayete göre; Hz. İbrahim’e (a.s.) bir kabri açması ilham edilir. Rivayete göre Hz. İbrahim (a.s.), kendisine işaret edilen dağa giderek orada büyük bir mezar bulur. Mezarı açtığında, heybetli bir insan cesedi ve başucunda yazılı bir levha ile karşılaşır. Levhada şu ifadelerin yer aldığı nakledilir:
“Ben Âd kavminin hükümdarıyım. Bin yıl yaşadım. Sayısız ordularla savaştım ve hepsine galip geldim. Büyük servetler elde ettim, çok sayıda evlilik yaptım ve pek çok evlada sahip oldum. Gücüme, servetime ve saltanatıma güveniyordum. Ancak bir gün çaresiz bir hastalığa yakalandım. Dünyanın dört bir yanından hekimler getirttim; fakat hiçbirisi derdime çare bulamadı. Nihayet ölümün kaçınılmaz olduğunu anladım. İşte bu sebeple şu nasihati geride bırakıyorum: Dünya beni aldattı; sizi de aldatmasın. Gücüme ve servetime güvenmiştim; fakat gördüm ki insan son derece acizdir.”
Metodolojik Not: Bu ve benzeri anlatılar, tarihi ve hadis kriterleri (isnad zinciri) bakımından kesinlik ifade etmeyen, menkıbevi ve İsrailiyat kökenli zayıf rivayetler kapsamında değerlendirilmelidir. Kronolojik olarak Âd kavminin helakı ile Hz. İbrahim’in (a.s.) yaşadığı dönem arasındaki fark da göz önünde bulundurulduğunda, bu anlatının tarihsel bir hakikatten ziyade, taşıdığı ahlâkî ve manevî mesaj (metaforik değer) açısından zühd literatüründe yer bulduğu anlaşılmaktadır.
2. Kur’ân-ı Kerîm’de Kibir ve Âd Kavmi
Rivayetin tarihsel sıhhati tartışmalı olsa da, Kur’ân-ı Kerîm Âd kavminin kibir, azgınlık ve güç sarhoşluğunu tarihsel ve teolojik bir hakikat olarak açıkça haber vermektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Âd kavmine gelince; onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: ‘Bizden daha güçlü kim vardır?’ dediler. Kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.” (Fussilet Suresi, 41/15)
Kur’ân’ın bu uyarısı, yalnızca geçmiş bir kavme yönelik tarihsel bir anlatı değildir. Aksine, her dönemde makam, servet, nüfuz ve otorite sahibi olan insanlara yöneltilmiş evrensel ve zamansız bir ikazdır. Kibir, insanın hem kendisiyle hem de yaratıcısıyla olan bağını koparan, hakikati görmesine engel olan en büyük manevi hastalıklardan biridir. İslam ahlâkında gerçek büyüklük; makamla, servetle veya seküler güçle değil; adalet, tevazu ve takva ile ölçülmektedir.
3. İdare Makamının Sorumluluğu ve Adalet İlkeleri
Özellikle kamu yönetimi ve idare makamında bulunan kimselerin adaletli davranmaları, yönetilenlere karşı merhamet ve şeffaflıkla muamele etmeleri, ellerindeki kamusal gücü bir zulüm veya imtiyaz vasıtası hâline getirmemeleri İslami devlet ve ahlak felsefesinin temelini oluşturur.
İslam siyaset düşüncesinde mülkün (devletin ve iktidarın) bekası adalete bağlanmıştır. Nitekim Hz. Ömer’in (r.a.) yönetim anlayışının ve İslam hukuku genel prensiplerinin özeti niteliğinde olan şu kaide bu hakikati veciz bir şekilde ifade etmektedir:
“Adalet mülkün temelidir (esasıdır).”
Aynı şekilde Hazret-i Peygamber (s.a.s.), yöneticilerin ve yetki sahiplerinin uhdesindeki sorumluluğa dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden (yönettiklerinizden) sorumlusunuz.” (Buhârî, Ahkâm, 1)
Sonuç
Sonuç olarak, mevki ve makam sahipleri; ellerinde bulundurdukları güç, yetki ve imtiyazların geçici birer imtihan vesilesi (emanet) olduğunu unutmamalıdırlar. Güç sarhoşluğu ve kibir yerine tevazuyu, keyfilik ve zulüm yerine hukuku ve adaleti tercih etmek hem insani hem de dini bir zorunluluktur. İnsanın dünyada sahip olduğu hiçbir dünyevi paye, ölüm gerçeği karşısında bir imtiyaz sağlamayacaktır. Baki kalacak olan yegane değer; adaletle hükmetmek, güzel ahlâkı yaygınlaştırmak ve arkada salih ameller bırakabilmektir.
Cenâb-ı Hak bizleri dünya hayatının geçici aldatıcılığına kapılmayan, kibirden uzak duran, adaleti gözeten ve hakikatten ayrılmayan kullarından eylesin.

